Adorno-Sanat ve Kültür Ensüstrisi Kuramı

 GİRİŞ

‘’Yarı insan, yarı canavar olan Cacus hayatını mağarada sürdürür, sadece geceleri o da öküz çalmak için dışarı çıkardı. Öküzleri çaldığını kimse anlamasın diye de onları başlarından itip geriye doğru sürükleyerek mağarasına götürürdü ki herkes öküzlerin ayak izlerine bakıp onların aslında mağaradan dışarıya doğru kaçtıklarını sansın. Köylüler her sabah kalkıp da öküzlerini yerlerinde bulamadıklarında Cacus’u suçlamaz, ayak izlerinin gittiği yöne bakarak öküzlerin Cacus’un mağarasından çıkıp kırda kaybolduklarını sanırlardı.’’ Söz konusu alıntı ironik bir biçimde Marx’ın diyalektik yöntemine, ideoloji kavrayışına, içkin eleştiri düşüncesine ilişkin en açık anlatımlardan biridir. Marksist kuramı eleştirel bir tavırla sahiplenen Frankfurt okulu ekolü de bu kavramları ve yöntemi kısmen benimsemiş Marx’ın kapitalizme yönelik ‘’içkin’’ eleştirilerini geliştirmiş, genişletmiştir. Ancak bu metinde tüm bu eleştiriler serimlenemeyeceğinden yalnızca Adorno’nun verdiği eleştirilerin ve Frankfurt Okulu ekolüne sunduğu kuramsal katkıların serimlenmesiyle yetinilecektir.

Sanat Kuramı

20. Yüzyıl başlarında Nazi Almanya’sında işçi sınıfının Nazi ideolojisini desteklemesi pek çok Marksist düşünürde derin bir hayal kırıklığı ve karamsarlığa yol açmıştı. Çünkü bu destek, işçi sınıfının özgürleştirici bir güç olarak ortaya çıkmadığının açık bir göstergesi olarak değerlendirilmekteydi. Bu koşullarda hala klasik bir Marksist olarak kalmak, yerçekiminin reddedilmesi kadar saçma görünüyor olmalıydı. İşte bu noktada kapitalizme verilen eleştirilerin tek başına yeterli olmadığı anlaşılmış, bu eleştirilerin yanı sıra işçi sınıfının yerine geçebilecek özgürleştirici bir gücün ne olabileceği sorusunun cevaplanması gerekliliği doğmuştur. Adorno pek çok düşünürden farklı olarak bu gücün estetik olabileceğini düşünmüştür.

Adorno’ nun estetiğe yüklediği devrimci anlam ilk bakışta tuhaf görünebilir. Ancak yapılan bunca eleştiri, hareket, örgütlenmenin bir şekilde başarısız olduğu ve bu başarısızlığa da Frankfurt Okulu ekolünün önemli ikiliklerinden biri olan amaçsal akıl-araçsal akıl ikiliği ekseninde açıklama getirildiği düşünülecek olursa Adorno’nun devrimci anlamı neden estetiğe yüklediği açıklık kazanmaktadır. Nitekim İşçi sınıfının yerine geçebilecek özgürleştirici gücün hem irrasyonel olması-aksi takdirde araçsal aklın bir parçası haline gelir- hem de devrimci bir pozisyonda durması gerekmektedir ki Adorno’nun sanat ve dil ile ilgilenmesinin temel gerekçesi budur.

Adorno’nun sanata ilişkin yaklaşımı kanaatimce Hegelci ve anti-Hegelci özellikler taşıması bakımından büyük önem arz etmektedir. Tıpkı Hegel gibi Adorno da sanatın bize dünyayı ve dünyadaki hakikati göstermeye çalıştığını düşünmektedir. Ancak Hegel’den farklı olarak Adorno’ya göre bu hakikat hiçbir şekilde olumlanabilecek bir hakikat değildir. Bu hakikat bize içinde bulunduğumuz şekliyle dünyanın yaşanılası olmadığını, evimiz olamayacağını, kötü bir yer olduğunu duyurmalıdır. Bu bakımdan Adorno için her sanat değil yalnızca bu hakikati bağrında barındıran yani içinde bulunduğumuz şekliyle dünyayı olumsuzlayan sanat devrimci bir karakter taşımaktadır.

Dünya pekala hem içerikçe hem de biçimsel olarak olumsuzlanabilir. Peki devrimci estetik, dünyayı hangi yönden olumsuzlamalıdır? Adorno bu soruya cevaben estetiğin devrimci rolünü, sanat eserinin biçimine yükler. O, estetiğin devrimci rolünü sanat eserinin biçimine yüklemesini kanaatimce iki soruya cevap vererek gerekçelendirmektedir. Bu sorular şunlardır: 1) Estetiğin devrimci rolü neden sanat eserinin içeriğine yüklenmemelidir?; 2) Estetiğin devrimci rolü neden sanat eserinin biçimine yüklenmelidir?

 Adorno ilk soruya şöyle cevap vermektedir: Bir sanat eserinin dünyayı içerikçe olumsuzlaması, söz konusu sanat eserinin bir propaganda aracına dönüşmesiyle dolayısıyla onun araçsal aklın hâkimiyetine girmesiyle sonuçlanabilir. Bu sonuç, sanat eserinin devrimci karakterini yitirmesi anlamına gelmektedir. O halde sanat eseri dünyayı içerikçe olumsuzlamamalıdır.

Adorno’nun ikinci soruya verdiği yanıt, onun sanatın mahiyetine ilişkin düşüncelerini de ortaya çıkarır. Buna göre sanatın amacı haz vermektir ve onun temel idesi güzelliktir. Ancak Adorno şuna dikkat çeker: Bir sanat eserinden haz aldığımızda kaçınılmaz olarak kendimizi bu dünyanın içinde yani evimizde hissederiz. Bu Hegel’in kabul edebileceği ancak Adorno’nun kabul edemeyeceği bir şeydir. Çünkü kendimizi evimizde hissetmek, dünyayı olumlamaktır. Adorno bu hazzı ortaya çıkaran şeyin ‘’eserin formunu belirleyen unsurlar arasındaki uyum’’ olduğunu düşünür. Başka bir deyişle bu hazzı eserin biçimi meydana getirmektedir! O halde bir sanat eserinin devrimci karakterini koruyabilmesi için yapılması gereken sanat eserinin haz vermemesini sağlamak, söz konusu sanat eserinin haz vermemesini sağlamak için yapılması gereken ise eserdeki biçimsel uyumu ortadan kaldırmaktır. Uyum bir kez ortadan kaldırıldığında sanat eseri haz vermeyecek, haz vermeyen sanat eseri ise dünyayı olumsuzlayacak yani sanat eserini alımlayan kişinin evinde hissetmemesini, metnin başında dile getirdiğimiz ‘’bu dünyanın yaşanılası bir yer olmadığı’’ hakikatiyle karşı karşıya gelmesini sağlayacaktır. İşte yeni bir düzene kapı aralayacak olan bu hakikat bilinci olacaktır.

İdeoloji ve Kültür Endüstrisi

Adorno’nun sanat eserinin nasıl olması gerektiğine ilişkin kuramsal yaklaşımı onun kültür endüstrisine yönelik eleştirilerinden bağımsız düşünülemez. Kültür endüstrisinin ortaya çıkardığı sanat eserleri düşük sanat örnekleri olarak değerlendirilirken, Adorno’nun özelliklerini betimlediği olması gereken sanat, yüksek sanat ya da Avangard sanat olarak görülmekte ve bu iki tür sanat aynı alan içerisindeki iki zıt kutbu temsil etmektedir. Dikkat çekilmesi gereken husus şudur: Günümüzde sanat, Adorno’nun yaşadığı dönemin sanatından farklı olarak çok daha fazla kültür endüstrisinin tahakkümü altındadır. Post modern eleştiri her şeyi eşitleyen bir söylem alanı oluşturarak pek çok ikiliği ama konumuz açısından özellikle önemli olan yüksek sanat-düşük sanat ikiliğini ortadan kaldırmıştır. Dolayısıyla her ne kadar Adorno’nun döneminde mümkün olsa da günümüzde kültür endüstrisinin tahakkümü altında olmayan bir sanat eserinin varlığından söz etmek yani yüksek sanattan söz etmek mümkün görünmemektedir. Kanaatimce bu durum Adorno’nun yüksek sanata ilişkin kuramsal tasarısının geçerliliğini yitirmesi ile sonuçlansa da onun kültür endüstrisine yönelik eleştirilerinin bir o kadar geçerli olarak değerlendirilmesi gerekliliğine işaret etmektedir.

Adorno’ya göre ‘’eserleri çoğaltılmak ve kitlesel olarak tüketilmek üzere üreten kültür endüstrisi, serbest zamanı, yani sermayenin sultası altında elde kalan özgürlük alanını, boş zamanın dışındaki üretim alanında hüküm süren mübadele ve eşdeğerlik ilkeleriyle uyumlu olarak örgütler; kültürü, herkesin arzularını tatmin etme hakkını gerçekleştirmesi olarak sunarken, gerçekte toplumun negatif bütünleşmesini devam ettirir.’’ O kültür endüstrisine yönelik eleştirisini ideoloji kavramına başvurarak yapmaktadır. Köklerini Francis Bacon’un ‘’İdoller Öğretisi’’nde bulan ideoloji kavramı, pek çok değişikliğe uğramıştır. Frankfurt Okulu ekolünün kabul ettiği şekliyle ideoloji kavramı, Marx’ın ideoloji kavramından anladığıyla büyük ölçüde örtüşür. Marx, ideoloji kavramına olumsuz bir anlam yüklemiş ve onu ‘’yanlı algılama’’ olarak tanımlamıştır. İdeoloji düşüncemizi, dünyaya bakma şeklimizi bilinçli anlamda çarpıtmakta, kötürümleştirmektedir. İdeolojinin farkında olmadan etkisi altına giren kitleler, dünyanın somut koşullarını görememekte, göremediği için de değiştirememektedir. O halde ideoloji çoğu durumda bir şeyleri sözgelimi yoksulluğun, eşitsizliğin, özgürlüksüzlüğün, adaletsizliğin vb. şeylerin gerçek sebeplerini gizlemektedir. İdeoloji, kitleler üzerinde bu kadar etkili olabilmesini, kitleler üzerinde bir rahatlama etkisi sağlayabilmesine borçludur.

Genel olarak Frankfurt Okulu, ideoloji kavramını bu şekilde kabul etmiştir. Ancak Adorno, ideoloji kavramına kendi yorumunu getirmiştir. Bu yorumun açılımları yalnızca Adorno’nun kendi dönemini değil bizzat bizim dönemimizi de anlayabilmemizi sağlayabilecek perspektifi sunması bakımından oldukça değerlidir. Adorno şöyle demektedir: ‘’Reklamın kültür endüstrisindeki zaferi budur işte: tüketicinin, sahte olduklarını gördüğü halde, bastırılması zor bir istekle kültür metalarını almaya ve kullanmaya devam etmesi.’’ ‘’Kitle kültürü süssüz bir makyajdır.’’ Alıntılardan anlaşılacağı üzere söz konusu yeni yorum ideolojiyi yanılsamaların belirleyici olduğu bir bilinç hali olarak tanımlamanın ötesine geçmekte ‘’bireylerin yanılsama içinde olduklarının, kandırıldıklarının farkında olmalarına rağmen bu yanılsama, kandırılma hali içinde bulunmaya istekli olmaları ve buna devam etmeleri’’ olarak tanımlamaktadır. İdeolojinin bu yeni yorumunda kitle, kaba bir tabirle bile bile lades demektedir.

Bu ayrımı ülkemizde cereyan etmiş somut iki örnek üzerinden şu şekilde netleştirebiliriz: 2023 yılında ülkemizde örümcek adam olduğunu zanneden bir çocuk beşinci kattan aşağıya atladı. (Mucize eseri hiçbir zarar görmedi.) Bu durumda çocuk, Marx’çı anlamda bir ideolojinin etkisi altındadır; çünkü kendisini gerçekten örümcek adam zannetmektedir. Bir de kendisini Kurtlar vadisi dizisindeki bir karakter ile özdeşleştiren ve bundan rahatsızlığını dile getiren anonim bir üyenin bir web sitesine yazdıklarına bakalım: ‘’Kendimi Kurtlar Vadisi karakterleri zannediyorum. Tavırlarım, duygularım, konuşmalarım adeta onlar gibi. Her karakteri oluyorum…Polat, Cahit, Akif, Kara vs. hepsi…Bu bir kişiliğin oturmaması sorunu mudur? Psikolojik bir hastalık mıdır sizce?’’ Bu durumda anonim üye Adornocu anlamda bir ideolojinin etkisi altındadır; çünkü bir Kurtlar Vadisi karakteri olmadığını bilmesine rağmen öyle davranmaya yönelik dayanılmaz bir arzu duymaktadır ve öyle davranmaktadır.

Günümüzde Adornocu anlamıyla ideolojinin her alanda etkin olduğu gözlenmektedir. Kitleler gençleştirmeyeceğini bile bile ‘’gençleştirici kremler’’, hiçbir şekilde sağlıklı olmadığını bile bile ‘’sağlıklı olduğu vaadinde bulunan endüstri ürünü yiyecekler’’ almaktadırlar. Dolayısıyla kanaatimce Adorno’nun kültür endüstrisi eleştirisi günümüzde hala çok güçlü-hatta Adorno’nun yaşadığı döneme kıyasla çok daha güçlü!- bir geçerliliğe sahip görünmektedir.


Yorumlar