Kültürün Olumlayıcı Karakteri ve Arabesk
Frankfurt Okulu’nun önemli isimlerinden biri olan Marcuse, ‘’Kültürün Olumlayıcı Karakteri’’ adlı makalesinde Marksist-Hegelyan kavramlar aracılığıyla kültürün tarihsel süreç içerisindeki değişimini ve dönüşümünü çözümlemeye çalışmaktadır. Buna göre bu çözümlemenin esas amacı burjuvazinin kültürü nasıl ideolojikleştirdiği ve totaliter rejimlerin ortaya çıkışıyla birlikte kültürün nasıl bir değişim, dönüşüm geçirdiğini göstermektir.
Marcuse, makalesinde iki kültür tanımından söz etmektedir. Bu kültür tanımlarından ilki ‘’Toplumsal yaşamın bütünlüğünü’’ yani uygarlık (maddi yeniden üretim alanları) ile kültürün (fikirsel yeniden üretim alanları) iç içe geçmişliğini ve bunların birbirinden bağımsız olamayacağını vurgular. İkinci kültür tanımı ise ‘’zihinsel dünyayı, toplumsal bağlamından kopartan, kültürü kolektif bir(yanlış) isim haline getiren ve ona (yanlış) bir evrensellik atfeden’’ bir karaktere sahiptir. Böylece ‘’bu kavramın kullanılması yoluyla kültür, uygarlıktan ayırt edilir ve sosyolojik olarak ve değer açısından toplumsal süreçten uzaklaştırılır.’’ Marcuse bu kavramın olumlayıcı kültür adını verdiği bir kültür biçimine dayanarak geliştiğini söylemektedir. O, kökleri Antik Yunan’daki epistemolojik değer ayrımına kadar geri giden olumlayıcı kültürü şöyle tanımlamaktadır: ‘’Olumlayıcı kültür denince, kendi gelişim sürecinde zihinsel-ruhsal dünyanın bağımsız bir değer alanı olarak uygarlıktan ayrılmasına ve daha yüksek bir konuma yerleştirilmesine yol açan burjuva çağına ait kültür anlaşılmalıdır. Onun belirleyici özelliği koşulsuz olarak olumlanması gereken, evrensel olarak zorunlu sonsuza dek daha iyi ve daha değerli bir dünya iddiasıdır: Özünde her günkü varolma mücadelesinin (verildiği) olgusal dünyadan farklı, ancak her bireyin fiili durumu değiştirmeksizin ‘’içten içe’’ kendisi için gerçekleştirebileceği bir dünya.’’
Marcuse’nin bu tezi ortaya atabilmesi onun Frankfurt Okulu düşünürü olması ile doğrudan ilişkilidir. Bilindiği üzere geleneksel teori-eleştirel teori ikiliği üzerinden kendi epistemolojisini kuran Frankfurt okulu düşünürleri eleştirel teori hattında yer almaktadırlar. Bu iki teori geleneği arasındaki ayrımlara ve ‘’Kültürün Olumlayıcı Karakteri’’ adlı metninin eleştirel teori geleneğine uygun düşecek şekilde yazıldığına şu saptamalarla açıklık kazandırabiliriz: Eleştirel teori, geleneksel teorinin yaptığı gibi; soyut çözümlemeler yapmak yerine tarihsellik ve toplumsallığa vurguda bulunur; ikilikler üretmek yerine bütünselliğe vurguda bulunur; eleştirilerini dışarıdan değil içkin bir şekilde ortaya koyar. Şimdi eleştirel teori ile geleneksel teori arasındaki farkı bu şekilde ortaya koyduktan sonra Marcuse’nin söz konusu makalesine dönecek olursak şunları söyleyebilmemiz mümkündür: Marcuse’nin eleştirisi içkin bir eleştiri mahiyeti taşır. O, eleştirisini insan hakları vb. aşkın düzlemlerden hareketle temellendirmek yerine kültürün kendi iç çelişkileri üzerinden temellendirmektedir. Bunun yanı sıra o, geleneksel teori düşünürleri gibi ikilikler üretmez aksine onun kültürün olumlayıcı karakterini ortaya çıkarabilmesi tam da uygarlık-kültür ikiliği üretmek yerine bunları bir bütünsellik içerisinde ele alabilmesine bağlıydı. Ve son olarak da Marcuse soyut bir teori yapmamış kültürü sürekli politik, ekonomik, tarihsel, toplumsal dolayımlarla okumuştur. O halde Marcuse’nin olumlayıcı kültür çözümlemesine devam edelim.
Esasen bu kültürün ortaya çıkışı burjuvazinin çıkarlarıyla doğrudan ilişkilidir. Özgür emek sözleşmesine dayanan ve özgürlük, mutluluk, eşitlik vaadiyle ortaya çıkan burjuvazi temel bir gerilimle karşı karşıyadır: Bir yandan ortaya koyduğu bu vaatleri gerçekleştirmek durumundadır aksi takdirde bir sınıf olarak ortadan kalkacaktır; bir yandan da bu vaatleri gerçekleştirmesi durumunda yine bir sınıf olarak ortadan kalkacaktır. Burjuvazi çözümü bu vaatlerin somutta değil soyutta gerçekleştirilmesinde bulur. Başka bir deyişle bireyin dışsal bir özgürlük ve mutluluk yaşamasına müsaade edilmediği ancak bireye özgürlüğü, mutluluğu ve güzelliği yalnızca ruhta deneyimleyebileceği içsel bir kültür alanı tahsis edilmiştir. Böylece bu kültür ‘’soyutlanmış bireyin ihtiyacına genel insanlıkla, bedensel ıstıraba ruhun güzelliğiyle, dışsal esarete içsel özgürlükle, zalim egoizmeyse erdem alanının ödeviyle’’ cevap vererek maddi yaşam koşullarının göz ardı edilmesine başka bir deyişle verili düzenin olumlanmasına hizmet etmektedir. Söz konusu kültürün ideolojik boyutu da tam olarak buradadır.
Ancak olumlayıcı kültür yalnızca ideolojik bir işleve sahip değildir. Çünkü o, soyut da olsa mutluluktan, özgürlükten, eşitlikten, güzellikten söz etmektedir. Yani olumlayıcı kültür her ne kadar zayıf bir teselli verse de son tahlilde burjuvazinin vaatlerini hatırlatmakta ve bu vaatlere duyulan yani daha iyi ve adil bir dünyaya duyulan gerçek bir özlemi de kendi içinde barındırmaktadır. Yine de son tahlilde verili düzenin çelişkileri bu özlemin ve vaatlerin idealleştirilmesine neden olmaktadır. Bu vaatler ve vaatlere duyulan özlem somutta gerçekleşmemektedir.
Makalesinin temel fikrini bu şekilde ortaya koyan Marcuse, makalenin devamında olumlayıcı kültürün alanını yani ruhsal alanı, ruhu çözümlemeye girişmektedir. Rönesans edebiyatında ruhun hala bedenle bir şekilde ilişkili olduğu buna karşılık Moderniteyle birlikte ruh ile beden arasında keskin bir kopuş gerçekleştiği savları ortaya konmaktadır. Böylece bedenden koparılan ruhun tüm toplumsal, tarihsel ve politik dolayımların ötesinde konumlandırılarak saflaştırılması yoluyla, ruhun ideolojik bir karakter kazanabilmesi için gerekli temeller atılmış olunur.
Arabesk Kültürün Olumlayıcı Karakteri
‘’Türkiye’nin modernleşme sürecinin en hızlı yaşandığı ve bir tür kültürel Rönesans dönemi denilen 1960’lı yılların’’ ürünü olan arabesk kültür kent sınırlarında yaşayan gecekonduluların kültürüdür. Son derece kötürümleştirici koşulların olduğu bir yaşam ortamında deneyimlenen ve esasen sanat alanı çevresinde şekillenen bu kültürün çeşitli tezahürleri olmakla birlikte temel karakteri insan ilişkilerini merkeze alması, bu ilişkiyi, ilişki içerisindeki duygularını veya ilişkinin muhatabını-ki bu çoğu zaman bir kadındır- yüceltmesi veya kutsallaştırması ve bu ilişkiler neticesinde ortaya çıkan olumsuz duygulara sürekli isyan edilmesi ya da bu duygularla barışan pasif kaderci tutumdur. Buna karşılık kimi arabesk kültür ürünlerinde bu olumsuz duyguların daha iyi ve adil bir dünyaya olan özlemi yansıttığı da görülmektedir.
Böylece Marcuse’nin makalesindeki ifadeleriyle ilişkilendirdiğimizde arabesk kültürün olumlayıcı karakteri açığa çıkar: Sanat ağırlıklı olarak ortaya çıkan arabesk kültür, bireyin verili düzenle çatışmaya girmesini engellemekte ve onun tüm duygu durumlarını yalnızca ruhsal alanda deneyimlemesine müsaade etmektedir. Söz konusu kültürün sanat ürünlerinde bir konu olarak olgusal dünyanın kötürümleştirici koşullarından çok ruhsal alana hitap eden söylemlerin yer alması bunun en açık kanıtıdır. Her ne kadar kimi ürünlerde fakirlik, yoksulluktan söz edilir gibi görünse de bu nitelik olumsuzlayıcı bir karakter taşımaz. Aksine yoksulluğun ve fakirliğin olgusal dünyanın kendisinden değil Tanrı’dan geldiği ve paranın değersiz olduğu dile getirilerek bu niteliğe dahi olumlayıcı bir karakter kazandıran kimi ürünlerden söz etmek mümkündür. Yoksulluk kötürümleştirici, olumsuz karakterini kaybeder ve bir gurur kaynağı haline gelir.
Arabesk kültürün sanat ağırlıklı bir kültür oluşu ve mutluluğun koşulunu dışsal yaşamın iyileştirilmesinde değil sevgili ile olan ilişkisinde görmesi ya da mutsuzluğu bir yazgı olarak kabul etmesi Marcuse’nin ‘’Mutluluğun, toplumsal hayatın bütünlüğünde kültürel bir değer olarak yeniden üretilmesine sadece ideal güzellik ortamında sanatta izin verilmiştir.’’ savıyla paralel olarak düşünülmelidir. Ona göre sanat, din ve felsefe alanlarından farklı olarak olumlayıcı kültür için istisnai bir konuma sahiptir. Sanat, bu istisnai konumunu güzellik kavramı dolayımıyla edinir. Çünkü ‘’sanatın güzelliği, kötü mevcudiyet dahilinde ve ona rağmen mutluluğa el vererek kötü gerçeklikle uyuşabilir.’’ Başka bir deyişle sanat istisnai konumunu yanılsama karakterinden almaktadır.
Arabesk kültürün kitleler üzerindeki büyük etkisi tam da bu durumdan yani sanat alanında ortaya çıkan bir kültür olmasından kaynaklanır. Sanat gerçekten de güzellik dolayımıyla yanılsamalı bir gerçeklik ortaya sunmaktadır. Her ne kadar arabesk kültür mutluluk, daha iyi ve adil bir dünya ideallerini zamanla terk etmiş görünse de bu arabesk kültürün ideallerini tamamen kaybettiği anlamına gelmez. Sevgi ve aşk idealine hala yaslanılmakta ve sevgi ve aşkın karşılıksız olmasından dolayı duyulan acı da kutsallaştırılmaktadır. Acının isyankar bir niteliğe sahip olmasına karşılık bu niteliğin yalnızca sanatsal alanda ortaya çıkması ile sevgi ve aşkın saf olduğu fikrine sıkça başvurulması onun olumlayıcı bir vurguyla kuşatıldığına işaret eder. Başka bir deyişle ‘’olgular dünyasında ütopya, fantezi ve isyan olarak kabul edilen şeylere sanatta izin verilmiştir.’’
Arabesk kültürün ayrılmaz bir parçası olan alkol pratiği, bugün Batılılaşma süreci içerisinde olan Türkiye’de salt bir keyif nesnesi olarak görünse de arabesk kültür kitlesi açısından söz konusu pratiğin anlamının daha farklı olduğunu söylememiz gerekir. Alkol, tüm dertlerin devası, tüm hastalıkların şifasıdır; hiç değilse dertlerin unutulmasına aracılık eder. Böylece birey dert ve hastalıklarının çözümünü verili düzenin değiştirilmesinde değil alkolde bulmaktadır. Kanaatimce bu pratik, arabesk kültürün olumlayıcı karakterini yansıtmaktadır.
Arabesk kültürde bir diğer dikkat çeken nokta arabesk kültür sanatçılarının, arabesk kültür kitlesi tarafından bir idol olarak belirlenmesi ve bu sanatçılara karşı duyulan içten bir saygı ve sevgidir. Söz konusu sanatçılardan kimilerine ‘’kral, abi, baba’’ gibi sıfatların yakıştırılması bu durumun açık bir göstergesidir. Bahsettiğimiz şey hayranlıktır. Esasen her sanatta görmekte olduğumuz hayranlık arabesk kültürde niceliksel olarak çok uç düzeylere ulaşmaktadır. Kanaatimce bu uç düzey hayranlık özellikle de arabesk sanatçıların konser zamanlarında iktidar için tehlikeli bir hal alır. Bu kitlelerin arabesk sanatçılara verdiği büyük önem göz önüne alınırsa, arabesk sanatçıların dile getireceği herhangi bir politik söylemin bu kitleler üzerinde ciddi bir etki yapabilme potansiyeline sahip olduğu da görülecektir. Nitekim iktidarın kimi arabesk kültür sanatçılarını-Örneğin İbrahim Tatlıses’i- kendi tarafına çekmesi ve arabesk kültüre uygun düşecek kimi sloganlar geliştirmesi, bu potansiyelin farkına vardığını ve bu potansiyeli ehlileştirdiğini göstermektedir.
1960’lı yıllardan 1980’li yıllara kadar yavaş yavaş gecekondululardan tüm topluma yayılan arabesk kültürün ilk safhalarında ortaya koyduğu insanlık, aşk ve duygular gibi ideallerin, söz konusu kültürün tarihsel gelişimi içerisinde terk edilerek acı, çaresizlik ve yalnızlık vurgusu yapılması ve bu olumsuz değerlerin yüceltilmesi kanaatimce bu kültürün ikili yapısına işaret etmektedir. Arabesk kültür, Marcuse’nin sözünü ettiği olumlayıcı kültürdeki ikili yapıyı-yani kültürün bir yandan ideolojik bir karaktere sahipken bir yandan da doğru nesnel bir içeriği ifade etmesi- tarihsel süreci içerisinde farklı dolayımlarla muhafaza etmiş görünmektedir. Esasen ideolojik karakterinde bir değişim görünmez. Ancak onun, doğru-nesnel içeriği-yani ‘’böylesi bir dünyanın parça parça değiştirilemeyeceği ancak sadece yıkımı yoluyla değiştirilebileceği hakikati’’ - farklı yollardan ifade edilmeye başlanır: Arabesk kültür ilk ortaya çıktığı süreçte ortaya koyduğu idealler dolayımıyla doğru nesnel bir içeriği ifade ederken sonraki safhalarında bu içeriği ‘’acı ve üzüntüyü, çaresizlik ve yalnızlığı metafizik güçler seviyesine’’ yükselterek ifade etmektedir. ‘’Birey, güzellikten, iyilikten ihtişamdan, barıştan ve muzafferane sevinçten keyif alır. Hatta acı ve üzüntü, zalimlik ve suçtan bile keyif alır. Özgürleşmeyi deneyimler.’’ Böylece arabesk kültür sonraki safhalarında dahi söz konusu ikili yapıyı korur ve muhafaza eder.
Marcuse, olumlayıcı kültürün temsilcisi olan kişilik kavramının ikili yapısından söz eder. Buna göre olumlayıcı kültürün temsilcisi olan kişi, tıpkı olumlayıcı kültürün kendisinde olduğu gibi ikili bir boyuta sahiptir. Kant’tan itibaren ‘’birey, bütün talepleri öncelikli olarak kendisine yöneltmeyi öğrenmiştir. Ruhun egemenliği, içe karşı daha talepkar dışa karşıysa daha mütevazi hale gelmiştir.’’ Başka bir deyişle yalnızca kültür değil bu kültürü deneyimleyen kişiler de olumlayıcı bir vurguyla kuşatılmış görünmektedir. Buna karşılık kişilik, ilerlemeci bir yan da içermektedir: ‘’Birey hala nihai ilginin kaynağıdır.’’
Marcuse’nin bu kişilik tahlilini arabesk kültür sanatçıları ile bu kültürün dinleyici kitlesi üzerinden düşünebilmemiz mümkündür. Gerçekten de arabesk kültür sanatçıları içinde fırtınalar koparken, acılarla boğuşurken dışa karşı mütevazi konumunu korur görünmektedir. Sanatçıların ve dinleyici kitlesinin bu isyankâr niteliği yalnızca ruhsal alanla sınırlı kalmıştır. Yine de arabesk kültür içeriği itibariyle bireyin duygu durumlarına, yaşanmışlıklarına, dertlerine hala değer vermektedir. Bu yanıyla arabesk kültürdeki kişilik kavramı bir yandan olumlayıcı bir karaktere sahipken bir yandan da doğru, nesnel bir içeriği ifade eder görünmektedir.
Olumlayıcı kültürde ruh, yaşamın belirleyici alanı olduğunda duyusallığa ne olacağı sorusu gündeme gelir. Marcuse, bu kültürde duyusallığın ruhsallaştırıldığını düşünmektedir. Ona göre burjuva ruh ile duyusallığın yan yana gelmesinden aşk fikrini çıkartmıştır. Esasen aşk temasının temel kavramı ‘’rağmen’’dir. Aşık, her şeye rağmen sevmekte ve her şeye rağmen sevdiğine kavuşmaya çabalamaktadır. Böylece aşık ‘’her şey’’ i göz ardı ettiği ölçüde verili düzenle barışır. Ancak aşk fikri, kendi içinde dayanışma fikrini de barındırır. Bu yüzden kavuşma ancak ölümle birlikte ortaya çıkabilir. Çünkü dayanışmanın olmadığı dışsal koşullarda, dayanışma yani aşk ancak dışsal koşulların ortadan kaldırılmasıyla yeşerebilir. Verili düzende bir değişim söz konusu olmadığından bu ortadan kaldırma edimini ancak ölüm başarabilir. ‘’Ölüm dışarıdan gelmez, ama aşkın kendisinden gelir.’’
Arabesk kültürde aşk teması Marcuse’nin anlattığıyla örtüşmekle birlikte yapacağımız kimi eklemelerin önemli olduğunu düşünüyorum. Arabesk kültürün en azından sonraki safhalarında aşıklar kavuşur görünmez. Aksine bu kavuşamama hali dert olmuş gibidir. Sanatçı, kavuşamamaktan dolayı büyük bir hüzün, acı ve çaresizlik hissiyle karşı karşıya kalmıştır ve zaman zaman sevgiliye isyan etmektedir. Bana kalırsa bu durum arabesk kültürde aşk temasının doğru-nesnel içeriğine işaret etmektedir: Verili düzende aşk, gerçekleşemez. Kimi ürünlerde bu durum isyan sebebidir, kimi ürünlerde ise bu durumla barışılmıştır. Ancak söz konusu doğru-nesnel içeriğe olan her iki tepki de olumlayıcıdır.
Sonuç olarak arabesk kültür her ne kadar isyankar ve verili düzene başkaldıran bir niteliğe sahip görünse de isyanı soyut olduğu müddetçe olumlayıcı bir karaktere sahip olmaya buna karşılık kimi insanlık ideallerine yaslandığı veya acı, çaresizlik ve yalnızlığı metafizik güçler olarak konumlandırdığı müddetçe doğru-nesnel içeriğini de korumaya devam edecektir.
Kaynakça
Özbek, Meral, Popüler Kültür ve Orhan Gencebay Arabeski, İletişim Yayınları, 1991
Marcuse, Herbert, Olumsuzlamalar: Eleştirel Teori Denemeleri, Ayrıntı Yayınları, 2020
Öge, Sinan, Arabesk Kader Algısı Orhan Gencebay Örneği, Atatürk Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, 2014
Yorumlar
Yorum Gönder