Sanat Felsefesine Dair: Aristoteles ile Platon'un Sanat Felsefesinin Karşılaştırılması ve Plotinos'un Sanat Felsefesi
Aristoteles ile Platon'un Sanat Felsefesinin Karşılaştırılması
Aristoteles de Platon da sanatı ‘’mimesis’’ kavramı ile ilişkilendirmiş ve sanata ilişkin görüşlerini bu kavram üzerinden şekillendirmiştir. Dolayısıyla Aristoteles ile Platon’un sanat felsefesine ilişkin görüşlerindeki benzerlik ve farklılıklar-ki ilk benzerlik budur- onların mimesis kavramına olan bakışları ve kendi felsefi sistemleri çerçevesinde ortaya konulabilir.
Antik Yunan düşüncesinin temel karakteristiğini ortaya koyan ‘’düzen, uyum, oran, orantı, harmoni’’ gibi kavramlar Antik Yunan düşünürlerinin dünyaya, doğaya, yaşama ve tabii ki sanata olan bakışlarında belirleyici ve şekillendirici olmuştur. Bu anlamda Aristoteles ve Platon da bu düşünceden bir şekilde etkilenmiş ve iyi bir sanatın neyi gerektirdiği sorusu sorulduğunda bu kavramlara başvurmuşlardır. Güzelin, güzelliğin tek tek şeylerde ya da parçalarda değil de bütünde ortaya çıkabileceği savı her iki düşünür tarafından da kabul edilmiştir. Bu savı, sanat açısından düşünecek olursak Platon ve Aristoteles iyi bir sanatın belirli bir iç uyumu, ahengi ve oran, orantıyı gerektirdiğini söylemişlerdir. Platon’un ortaya koyduğu ideal devlette yalnızca matematiksel oran ve orantıyı, düzeni, uyumu bünyesinde barındıran müziklere yer verilmesi- ki bunun sebebi Platon’un metafizik evreninde bu kavramların bir şekilde hakikate işaret etmesidir- ya da Aristoteles’in Poetika adlı metninde sanatın en üstün formu olarak belirlediği tragedyanın iyi bir tragedya olabilmesi için aşırılıklara yer vermemesi ve belirli bir oran ve orantıya sahip olması gerektiğini ifade etmesi bu gerekliliğin en açık örnekleri olarak görülebilir.
Söz konusu iki düşünürün ayrıldığı noktalardan biri sanatın mahiyetine ilişkindir. Aristoteles, ‘’Metafizik’’te üç tür bilmeden bahseder. Bunlardan bir tanesi teorik bilmedir ki bunu metafizik ele alır. İkinci bilme, eyleme, praksistir. Üçüncü bilme de poiesis kavramıyla karşılayabileceğimiz yapma, imal etme, yaratma şeklindedir. Aristoteles açısından bunlar üç tür insan etkinliğidir. Sanat üçüncü bilme türüne denk düşer. Burada özellikle vurgulanması gereken Aristoteles için sanat etkinliğinin bir bilme türü olarak görülmesidir. Onun açısından belli ki sanatın böyle bir fonksiyonu vardır. Ancak Platon’a baktığımızda sanatı bir bilgi türü olarak değerlendirdiğini söylemek tartışmalı olmakla birlikte benim açımdan şüpheli olacaktır. Nitekim Platon evreninde her ne kadar bize dünyanın düzenine yönelik bir kavrayış sağlayan ve ideleri taklit eden iyi bir sanat mümkün gibi görünse de son tahlilde sanatçı imgeler yarattığından ve imgeler epistemenin değil doxanın alanında olduğundan Platon’un sanatı bir bilgi türü olarak görmediğini düşündüğümü söylemeliyim. Ancak yine de ‘’Bilgi türü’’ söylemi kapsayıcı bir şekilde kullanılırsa Platon’un sanatı bir bilgi türü olarak gördüğünü ancak felsefeye göre çok daha değersiz bir bilgi türü olarak gördüğünü söylememiz mümkündür.
Değinmemiz gereken bir başka nokta Antik Yunan’da güzel ve iyi kavramlarının birbirine özdeş, aynı şey olmalarıdır. Bu yüzden hem Aristoteles hem de Platon açısından güzel=iyi=mükemmellik özdeşliği kurabilmemiz mümkündür. Bu özdeşlik her iki düşünürün de sanata ilişkin yaklaşımlarında belirleyicidir. Platon’a bakacak olursak onun, güzel olanın belirli bir mükemmeliyet içerisinde tasvir ya da temsil edilmesi gerektiğini, sanatın hep belirli bir iyiye yönelik olması gerektiğini söylediğini ve bu gerekliliklere uygun olmayan sanata devletinde yer vermediğini görürüz. Platon’un politik katılığını taşımamakla birlikte Aristoteles de Platon’a bu noktada katılır. Onun en üstün sanat formu olarak gördüğü tragedyayı incelediği metin olan Poetika’ya baktığımızda Aristoteles’in ancak iyi bir hayat, erdemli bir insan, bir kahraman yani tüm bunlar hakkında bizde bir bilinç, bir farkındalık yaratacak olanı olumladığını ve bunu başarabilen sanat eserlerini iyi bir sanat eseri olarak kabul ettiğini görmekteyiz. Dolayısıyla her iki düşünür için de sanatın moral ve eğitici boyutunun önemli olduğunu söylememiz mümkündür.
Her ne kadar iki düşünür sanatın moral ve eğitici boyutuna vurgu yapsa da Aristoteles, Platon gibi belirli bir mimesis türüyle çatışmaya girmeyecektir. Ona göre sanat, şeyleri oldukları gibi olması gerektiği gibi ya da geleneklerin bizlere sunduğu gibi tasvir edebilirken ve onun için bu üç mimetik yaklaşımda da herhangi bir problem yokken-ki bunun sebebi Aristotelesin taklidi insanın yetilerinden biri olarak görmesi ve metafiziğinde Platon’dan farklı olarak bu dünyadaki şeyleri değersiz olarak görmemesidir- Platon bu üç mimetik yaklaşımdan yalnızca birini olumlar. Çünkü ona göre; a) sanatın şeyleri geleneklerin bizlere sunduğu gibi tasvir etmesi, şeyler hakkında çarpık bir kavrayış geliştirmemize sebep olabilir (illüzyonizm) ki bu durumda gerçek dışı gerçeğin önüne geçecek ve gerçeği kavramamıza engel olacaktır. b) sanatın şeyleri olduğu gibi sunması söz konusu şey duyusal bir şey ise(natüralizm) gerçekliğin oldukça uzağına düşmenin yanı sıra bunun zaten duyusal bir karşılığı olduğundan yapılan sanatın bir anlamı olmayacaktır. Söz gelimi duyusal bir kitabın olduğu gibi resmedilmesi, kitap idesinin bir taklidi olan kitabın bir taklidi olduğundan gerçeklikten üç derece uzaklaşmış olacaktır. c) Buna karşılık taklit edilen şey duyusal bir nesne değil de bir ide ise- ki Platon’un ideleri kusursuz gerçeklikler olarak gördüğü düşünülecek olursa bu tam da şeyleri olması gerektiği gibi tasvir eden bir sanata denk düşer- Platon’un bu türden sanata sıcak baktığını söyleyebilmemiz mümkündür. Dolayısıyla Platon için sanat ancak ideal ve evrensel bir modeli taklit ettiği ve insanın mutluluğu ve esenliği için yol gösterici olduğu ölçüde iyidir. Yine de Platon açısından sanat, imgeler yarattığından onun idelerin kusursuz bir taklidini ortaya koyabilmesinin mümkün olmadığını da belirtelim.
Son paragrafta ortaya koyduğumuz bu ayrım, yani Platon’un belirli mimesis türlerini mahkûm etmesi ancak Aristoteles’in böyle bir kaygısının olmaması görüleceği üzere onların metafizik düşünceleriyle doğrudan bağlantılıdır. Başka bir deyişle Platon’un belirli mimesis türlerini mahkûm etmesi onun duyulur dünya ile akılsal dünya arasındaki yaptığı metafizik ayrımla ve duyulur dünyaya moral bir değersizlik atfetmesiyle doğrudan ilişkilidir. Dikkat edilecek olursa Platon yalnızca kendini görünümler üzerinden ortaya koyan sanat türlerini mahkûm etmektedir. Aristoteles’te ise böyle bir kaygının olmadığını çünkü onun metafizik görüşlerinde görünümlere moral bir değersizlik atfetmediğini aksine bir değer atfettiğini rahatlıkla söyleyebiliriz. İşte bu yüzdendir ki her ne kadar iki düşünür de ‘’mimesis’’ kavramını kullansa da Aristoteles’te sanat artık Platon’da olduğu gibi bir şeyin hakikatinin, onun idealinin bir ayna gibi yansıtılması şeklinde olmadığından Platon felsefesinde bu kavramın ‘’Taklit’’ kavramına, Aristoteles felsefesinde ise ‘’Temsil’’ kavramına denk düştüğünü söylemek daha akılcı olacaktır.
Plotinos'un Sanat Felsefesi
Plotinos’un sanat ile olan ilişkisi zorunlu olarak onun metafiziği ile ilgili bilgi sahibi olmayı gerektirmektedir. Onun metafiziğini tıpkı Platon’un metafiziği gibi başlı başına bir estetik ve güzele ilişkin bir yolculuk olarak okumak mümkündür.
Plotinos’un metafiziğindeki hiyerarşiye göre en üstte Bir ya da Mutlak bulunur. Bu Bir’den ya da Mutlaktan taşma (emanasyon) yoluyla Nous yani Akıl veya Zekâ oluşur. Akıldan taşma yoluyla Dünya ruhu ya da tini ve son olarak da Dünya ruhundan taşma yoluyla bu dünya yani duyulur algılanır dünya oluşur. Bu hiyerarşi ters yönde gerçekleştiğinde artık bir taşmadan değil aşmadan söz ederiz. Yani duyulur algılanır dünyayı aşarak Dünya ruhuna, Dünya ruhunu aşarak Akla ya da Zekaya ve son olarak da Aklı aşarak Bir ya da Mutlağa ulaşırız. Sonraki paragraflarda göreceğimiz üzere Plotinos güzel söz konusu olduğunda öznenin taşma değil ancak içkin olan bu aşma edimine yönelmesi koşuluyla güzelliği görebilmesinin mümkün olduğunu söyleyecektir.
Plotinos, metafiziğini daha anlaşılır kılabilmek için çeşitli metaforlara başvurur. Bu metaforlardan biri de su kaynağı metaforudur. Buna göre tıpkı su kaynağından su damlacıklarının taşması gibi Bir de taşma yoluyla şeyleri meydana getirmektedir. Tıpkı su kaynağının tüm su damlacıklarının kaynağı olması gibi Bir de her şeyin kaynağı konumundadır. Bu metafordan anlaşılacağı üzere su kaynağından en fazla uzağa düşen su damlacığının dahi su kaynağıyla bağı kopuk değildir. Dolayısıyla Plotinos’un metafiziğinde de duyusal, algılanır dünya, Bir’den çok daha değersiz bir konumda olmasına karşılık onun Bir ile olan bağı kopuk değildir ve o, bu bağ çerçevesinde belirli bir değere sahiptir. İşte bu durum duyusal, algılanır dünyada da güzelin keşfedilebilmesine imkân tanır. Başka bir deyişle duyusal algılanır dünyadaki tek tek şeyler Bir ile olan ilişkileri çerçevesinde görüldüğü takdirde onlarda güzelin görülebilmesi mümkün olacaktır.
Plotinos güzele ilişkin düşüncelerini metafiziği ile paralel bir şekilde inşa etmesinin yanı sıra Antik Yunan dünyasında kabul gören ‘’güzelin ancak bütünde ortaya çıkabileceği’’ savına eleştirel bir yaklaşımı ile de örmektedir. Buna göre ‘’güzelin ancak bütünde ortaya çıktığı’’ savı kabul edilecek olursa tek tek parçaların güzel olduğunu söyleyebilmemiz mümkün olmayacaktır. Ancak Plotinos’a göre güzel olan sıradan sesler ve saf renkler vardır. Bir diğer itiraz bir bütün olmasına rağmen kimi şeylerin kimi zaman güzel göründüğünü kimi zaman güzellikten yoksun olduğunu gözlemlememizle ilişkilidir. Dolayısıyla Plotinos için buradan çıkarılacak sonuç salt metrik ilişkilere indirgenmiş bir sanatın yani salt düzeni, uyumu, oran ve orantıyı temele alan bir sanatın güzel olmak zorunda olmadığıdır.
Plotinos getirdiği bu eleştiriden sonra bir şeye güzel diyebilmemiz için söz konusu şeyin içerisinde metrik ilişkiler barındırmasının yeterli olamayacağına kanaat getirir. O, bu negatif öğretisini ortaya koyduktan sonra pozitif bir öğreti arayışına girmektedir. Başka bir deyişle şu soruyu sormaktadır: ‘’Bir şeyin metrik ilişkiler barındırması ona güzel diyebilmemiz için yeterli değilse o halde yeterli olan nedir?’’ Plotinos bu sorunun cevabını tam da ördüğü metafiziğin mihenk taşında yani Bir’de bulacaktır. Buna göre güzellik dışsal bir şeyin yani duyum yoluyla, algı yoluyla algıladığımız bir şeyin güzelliği değildir. Aksine onun için güzellik belirli bir ilkenin, bir ideanın algılanmasıdır. Başka bir deyişle güzellik, aşkın bir ilkede kökleşir.
Bir ile duyusal dünyadaki bağın kopuk olmayışı, insanın Bir ile ilişki kurabilmesinin önünü açmaktadır. Ancak onun bunu yapması duyusal dünyadan bir kopuşu, yani duyusal dünyayı askıya almasını gerektirmektedir. Plotinos’ta henüz Rönesans’ta gören şey ile görülen şey ayrımı olmadığından ve bakan kişi baktığı şeyle özdeşleştiğinden öznenin, belirli bir hareketliliği ve hareketliliği olduğu ölçüde değersiz olan duyusal dünyaya bakması onun bu dünyaya tutsak olmasına ve yukarıda bahsettiğimiz aşma edimine geçiş yapamamasına neden olacaktır. Başka bir deyişle Plotinos’un temaşa yani seyre dalma dediği şey, isminden anlaşılacağı üzere belirli bir durgunluk gerektirmektedir; ancak duyusal dünyanın oluşa tabi olması kişinin bu durgunluk haline geçmesini zorlaştırmaktadır. Dolayısıyla kişi, bu durgunluğu dışarıdaki dünyaya bakarak değil kendi iç dünyasına bakarak, kendi içine yönelerek elde eder. Bu içe yöneliş Plotinos’un arzu dediği şey sayesinde olur. Arzu bizi Bir’e bağlayan yegâne şeydir. Çünkü kişinin içe yönelmesi nasıl arzuyu gerektiriyorsa Bir’in taşması da ancak arzu aracılığıyla mümkün olmaktadır. Bizi Bir ile bağlayan bu bağ kıymetlidir.
Kişi içe yöneldiğinde her şeyin Bir’in bir ışıması olduğunu fark eder. Ancak bu içe yönelmişlikte önemli olan iki husus vardır. Birinci husus her şeyin duyumsanabilir bir ışık aracılığıyla değil zihinsel bir ışık aracılığıyla gözlemlenmesi gerektiğidir. Çünkü kişi ancak zihinsel ışık aracılığıyla her şeyin Bir’in ışıması olduğunu fark eder ve onlardaki güzelliği görmeye başlar. Var olan her şeyin güzelliğini ve gerçekliğini Bir’den aldığını keşfeder. İkinci husus ise kişinin yüzünü maddi dünyaya değil de ışığa yani Bire dönebilmesi için ruhunun da arınmış olması gerektiğidir. Çünkü görü ruhun eylemidir ve ruhun güzel olmaması durumunda, güzelliğin görünmesinden de söz edebilmemiz mümkün değildir.
Tıpkı Bir’in bütün şeyler olması ancak şeylerden hiçbiri olmaması gibi ruh da bu içsel yolculuğunda hem kendidir hem de başka bir şeye, baktığı şeye dönüşmüştür. Dolayısıyla Plotinos için sanatın bilgelik içerimi tam da burada yani güzelliğin görülebilmesi için gerekli olan bu koşullarda yatmaktadır. Başka bir deyişle Platon’un Şölen diyaloğunda filozofun güzele ilişkin aşamalı yükselişi ve bu yükselişin bilgelik içerimi Plotinos’ta biraz farklı bir şekilde olsa da hala muhafaza edilmekte korunmaktadır. Çünkü tüm bu ortaya konanlardan- ruhun arınması, zihinsel ışıkla bakmak, kişinin taşma edimini ters yönde izleyerek bir tür aşma edimine denk düşen vecd haline girmesi vb.- sonra bu içsel yolculuğa başlamanın ve bunu sürdürmenin zorluğu açıkça görülmektedir. Kişi oluş içerisinde olan duyusal dünyaya, Varlıkla, durgunluk içerisinde temaşa etme arzusuyla yanıp tutuşan bir ruh haliyle karşı koymak durumundadır. Tüm bunlar kişinin güzeli ve güzelliği görebilmesinin koşulunu oluştururlar ve bu anlamıyla güzel ile ilişkili olan sanatın doğru ve hakiki bir şekilde icra edilebilmesi, ancak bilgelik ile mümkün olacaktır.
Yorumlar
Yorum Gönder